31 Temmuz 2025 Perşembe

Okurgez - Kitapların Peşinde Bir Yolculuk


Okurgez - 

Kitapların Peşinde 

Bir Yolculuk


Bir zamanlar, kalabalıktan uzakta, dağların eteğinde küçük ve sessiz bir köy vardı: "Gölgeli Köyü" Bu köyde teknoloji neredeyse hiç yoktu, ama her evin bir hazinesi vardı: kitaplıklar. Çünkü burada doğan herkes, bir gün "Okurgez" olmak zorundaydı.


"Okurgez", köyde yetişen gençlerin on beş yaşına geldiklerinde çıktığı bir geleneksel yolculuktu. Her genç, en sevdikleri kitabı çantasına koyar, köyden ayrılır ve farklı diyarlarda kitaplar okuyarak, yazarlarla tanışarak, hikâyeler toplayarak dönerdi. Ama yolculuğun en önemli kuralı şuydu: "Her yeni kitap, bir kapı açar. Ama hangi kapıdan geçeceğini kalbin bilir."


Bu yıl, sıra "Lina" daydı. Sessiz, gözlemci ve hayal gücü geniş bir kızdı Lina. Çantasına çocukken defalarca okuduğu, eski bir masal kitabını koydu: "Kayıp Kelimelerin Peşinde."


Yola çıktığında gökyüzü açık, kuşlar coşkuluydu. İlk durağı, bir dağ köyündeki terk edilmiş bir kütüphane oldu. Orada, duvarlara işlenmiş kelimeler keşfetti. Eski dillerden, kaybolmuş hikâyelerden izler vardı. Her gece orada kaldığında, raflardan bir kitap düşerdi. Her biri sanki Lina için seçilmişti.


Bir gece, garip bir kitap düştü: "Okuyanların Şehri" Sayfalarını çevirdiğinde gözleri karardı ve kendini bambaşka bir yerde buldu. Kitapların havada yüzdüğü, sokakların parşömenle döşendiği büyülü bir şehirde. Orası, sadece gerçek okurları kabul eden gizli bir şehirdi.


Lina burada öğrendi ki, bir Okurgez’in amacı sadece kitap toplamak değilmiş. Asıl görev, hikâyelerin yaşayan izlerini bulmak, kaybolmuş kelimeleri geri getirmekmiş. Ve o an fark etti: "Kayıp Kelimelerin Peşinde" adlı çocukluk kitabı, bu yolculuğun ta kendisiydi.


Aylar süren yolculuk sonunda Lina köye geri döndü. Yanında sadece kitaplar değil, kendi yazdığı ilk hikâye de vardı. Hikâyesinin adı: "Okurgez"


Köy meydanında ateş yakıldı, Lina kitabını okudu. Herkes sustu. Çünkü o anda herkes, hikâyelerin sadece okunmadığını,yaşandığını anladı.                  

13 Aralık 2024 Cuma

Kıpır Kıpır Alina

 

Kıpır Kıpır Alina

Alina, yedi yaşında bir çocuktu ve yerinde duramayan enerjisiyle herkesin dikkatini çekerdi. Sabahları uyandığı andan itibaren koşturur, evin içinde dönüp dururdu. Annesi onun bu haline hem alışkındı hem de çoğu zaman zorlanırdı.


Bir gün okulda öğretmeni, Alina’nın ders sırasında sürekli kalemini masaya vurduğunu, ayaklarını salladığını ve her fırsatta yerinden kalktığını fark etti. "Alina, yerinde duramaz mısın?" diye sordu nazikçe. Alina ise mahcup bir şekilde, "Durmaya çalışıyorum ama içimde bir motor var gibi, hep çalışıyor," diye cevap verdi.


O gün öğretmeni, Alina’nın ailesiyle konuştu ve onu bir uzmana götürmelerini önerdi. Doktor, Alina’nın hiperaktif olduğunu söyledi ama bunun kötü bir şey olmadığını da ekledi. "Alina’nın beyninde bir kıvılcım var," dedi doktor. "Bu kıvılcım doğru yönlendirilirse, büyük bir başarıya dönüşebilir."


Alina’nın ailesi, onun enerjisini pozitif bir şekilde kullanması için bir plan yaptı. Haftanın bazı günleri spor yapması için yüzme dersine yazdırdılar, diğer günlerde ise bir sanat atölyesine katıldı. Alina, yüzme havuzunda enerji patlamalarını suyun içinde bırakırken, resim yaparken hayal dünyasını keşfetmeye başladı.


Bir gün, Alina yüzme yarışına katıldı. Yarış öncesi, diğer çocuklar heyecanla sıralarını beklerken Alina yerinde duramıyordu. "Ben çok heyecanlıyım, kazanamazsam?" diye sordu annesine. Annesi ona gülümseyerek, "Bu senin için bir macera. Önemli olan keyif almak," dedi.


Yarış başladığında Alina suyun içinde adeta bir balık gibi yüzdü. İlk başta kazanacağını düşünmüyordu ama bitiş çizgisine ulaştığında birinci olduğunu fark etti. O an, içindeki motorun onu ne kadar ileri götürebileceğini anladı.


Alina artık enerjisini bir sorun olarak değil, bir hediye olarak görüyordu. Hiperaktivitesi, onun dünyayı diğer çocuklardan farklı bir hızda ve heyecanla yaşamasını sağlıyordu.


Bu hikaye, hiperaktif bir çocuğun enerjisini doğru yönlendirdiğinde neler başarabileceğini anlatır. Her çocuk özeldir; önemli olan, onların potansiyelini görmek ve desteklemektir.


11 Eylül 2013 Çarşamba

AMSTERDAM

Amsterdam Hollanda'nın başkentidir. Ancak ülke hükümetin ve meclisin bulunduğu Lahey'den yönetilir.
12. yüzyılda Amstel ırmağının kıyısında bir balıkçı köyü olarak kurulan Amsterdam, bugün Hollanda'nın kişi sayısı bakımından en büyük, kültürel ve parasal yönden de en önemli kentidir. Kentte 2005 sayımına göre 742.209 kişi yaşasa da, bu sayı çevresiyle birlikte 1,5 milyonu bulur.
Adı, ilk kurulduğu zamanlarda Amstel ırmağının üzerine kurulan su bendi ("dam") olan Amstelredamme'ın zamanla Amsterdam olmasından gelir.
Özellikle, Amsterdam'da bulunan Dam Meydanı çok ünlüdür ve dünyanın birçok yerinden ziyaretçi akınına uğramaktadır.
Amsterdam, çoğunlukla 17. yüzyıldan kalma yapılarıyla, Avrupa'daki en köklü kent dokularından birini barındırır. Kentin eski bölümü iç içe geçmiş ay biçimindeki kanallardan oluşur. Bu kanalların iki yakasındaki tarihî evlerin bir bölümü bugün ev, geri kalanı ise, kamu ya da özel işyeri olarak kullanılır.
Hollanda'nın birçok yerinde olduğu gibi, Amsterdam'da da kanallar bataklık olan bölgede öncelikle suları denetim altına almak için kazılmıştır. Bunun yanısıra savunma ile ulaşım için de kullanılmıştır. Bazı kanalların üzerinde tekne evler bulunur. Bunlar genellikle eski tekneler ya da baştan ev olarak tasarlanmış teknelerdir. İlk olarak 60'lı 70'li yıllardaki konut sıkıntısının sonucu olarak ortaya çıkan tekne evler, bugünlerde yalnızca zorunluluktan değil, daha çok bir yaşam tarzı yeğlemesi olarak öne çıkmaktadır.
Tanınmış Concertgebouw ('konser yapısı') senfoni orkestrası ('Concertgebouworkest') Amsterdam'da bulunur.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Amsterdam,

erişim tarihi ,12.09.2013

HANGİ BURÇ,HANĞİ ŞEHİR?

http://www.twitburc.com.tr/YaziDetay.aspx?id=18

Zeynep Turan ı takip edenler, mutlaka okumalı..



24 Şubat 2013 Pazar

Günün sözü

Konuşarak anlatılmaz herşey,bazen susmak yeter aslında.Unutma ;konuşmak bir ihtiyaç olabilir ama susmak cevaptır aslında anlayana.

Dostoyevski

5 Ekim 2012 Cuma

TERASTAKİ HAVLU

Aynı terasa açılıyordu yan yanaydı kapılarımız kaldığımız pansiyonda.Akşam
üzerleri kaşılaşıyorduk, ortak duş, ortak mutfak, çekingen bir
selamlaşma.Aynı terasta yan yana kuruyordu çamaşırlarımız, bu ürpertiyordu
beni; acemi, tutuk bir kaç sözlük eşliğinde beyaz şarap içerek aynı terasta
seyrediyorduk günbatımını, bu da ürpertiyordu beni.Işığın azalan şiddetinde
yan yanaydı terasa vuran gölgelerimiz ve karışıyordu birbirine.
Elimizde olmadan gülümsemiştik bakışlarımız çarpıştığında, sahildeydik ve
aynı kitabı okuyorduk ilk karşılaşmamızda.
Sezon açılmamıştı, seyrekti sahiller, daha erken yaz gülümsüyordu.
Pansiyon önündeki sandalların kıpırtısı, çiçeklerin çekingen dirimi,
günbatımıyla gölgelenmiş alanların rengi kalmış aklımda.İkimizde yalnızdık
ve birbirimize ilişmemeye çalışıyorduk adını kimselerin bilmediği o uzak
sahil kasabasında.
Oysa güneşin batışını izlemek gibi kendiliğinden bir birlikteliğe dönüştü
paylaştığımız şeyler.
Birbirinden kamaşmaya başlamıştı tenlerimiz dokunmasan da yanındaki gövdeyi
duymanın şiddetine dönüşmüştü aramızdaki çekim.
Tenin çağrısı hazırdı kendine kurulan bütün tuzaklara.
O akşam terastaydık gene.Gün çoktan batmıştı. Çamaşırlar asılıydı uzaktan
şarkılar geliyordu ve kekik kokuları.Nedense her zamankinden başka
bakıyordun bana.
Sonra usulca dedin ki:
'İlk kez bir erkeğin tenine dokunma isteği duyuyorum içimde.'
Benim için yaz başlamıştı.
'Dokun öyleyse,' dedim.
Sustun.Uzun uzun baktık birbirimize.Kendine nasıl karşı koyduğun okunuyordu
yüzünün derinliklerinde.Sonra hiçbirşey söylemeden usulca kalktın, odana
gittin, yavaşça örttün kapını.Saatlerce orada, gecede ve o terasta kaldım.
Sabah uyandığımda odanın kapısı açıktı, eşyalarını toplayıp gitmiştin
baktım.Yalnızca terasta unuttuğun havlu çırpınıyordu rüzgârda.
Bir daha hiç rastlamadım sana, hirbir yerde hiçbir yazda.Düşünüyorum aradan
tam on üç yıl geçmiş.On üç yıl önce içinde uyanan isteğin anısı saklı
duruyor mu sende?
Birden adını hatırlamadığımı farkettim bu şiiri yazarken, ama terasta
çırpınan havlunun rengi hâlâ gözlerimin
önünde.
On üç yıl sonra şimdi sevgilimden ayrıldığım bu derin, bu kavurucu günlerde
neden ansızın aklıma düştüğünü sordum kendi kendime.Sonra anladım:
Bir aşk birçok aşktan yapılıyor ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde.

Yazar : MURATHAN MUNGAN

13 Mayıs 2012 Pazar

DESEM Kİ
Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
Sende tattım yemişlerin cümlesini.
Desem ki sen benim için,
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin!
Desem ki...
İnan bana sevgilim inan,
Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
Ve soframda en eski şarap.
Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hüküm sürmektesin.
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi farkedemezsen,
Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
Ve neden sonra
Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
Hatırla ki mahşer günüdür
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum. 

CAHİT SITKI TARANCI